|
Prenses
|
--->: Antalya Genel Tanitimi
MYRA /DEMRE-KALE
Teke yarımadasının güneydoğu ucunda yer alan Demre ovası, Akdağ eteklerinden doğup, Kasaba ovasının topraklarını taşıyarak denize ulaşan Demre çayının getirdiği alüvyonlarla oluşmuştur. Toros Dağlarının kuzeye doğru kavislenip, kıyıya yönelmesiyle oluşan, yarımdaire şeklindeki Demre ovasının dağ yamacı ile birleştiği noktada kurulan antik kent Myra’nın kalıntılarına ilçe içinden geçilerek ulaşılır. Demre bugün başta St. Nikolaus Kilisesi olmak üzere benzersiz kaya mezarları ve harikulade sahiliyle bölgenin en önemli turistik merkezlerindendir. Kentin adının Luwi/Etrüsk dilinde “Yüce Ana Tanrıça’nın Yeri” anlamında “Maura” olduğu anlaşılmaktadır. Bu ad önce “Mura” sonra da Myra’ya dönüşmüştür. Ayrıca Myra adı eski Gök-Köktürk yazılımı ile anlamlı bir biçimde okunabilmektedir. Buna göre Myra’nın adını “Amay yeri”olarak okunabileceği ve “Amay Ana- Ulu Ana yeri” anlamına geldiği görülmektedir. Demre ovasını kuzeybatıdan çevreleyen dağların denize bakar durumundaki yamacının üzerinde antik akropol kentin kalıntıları görülmektedir. 200m. yükseklikteki akropolun surları, Kyklop türü taşlarla inşa edilmiştir. Likya dilindeki yazıtlarda Termilia olarak bahsedilen yöre tarihinin İ.Ö.birkaç bin yıl öncesine indiği anlaşılmaktadır.. M.Ö.7. yy’da Likya birliğinin kurulmasıyla kent halkı akropolden inip, bugünkü antik kent kalıntılarının bulunduğu ovaya yerleşmiştir. Myra üzerinde ana tanrıça betimlemesi olan ilk sikkesinin M.Ö. 4 yy.’da basmıştır. Likya birliğinin üç oya sahip başlıca kentlerinden Myra M.Ö.300. yy’a kadar Pers işgalinde kalmış, sonraları korsanların eline geçmiştir. Bugün kurumuş Myra Çayı’nın kentin içinden geçerek, Akdeniz’e döküldüğü yerde Andriake adıyla bir liman yerleşim birimi kurulmuştur. Nehrin yatağının gemi ulaşımına elverişli olmaması nedeniyle nehre giren gemiler Myra kenti içerisine kadar ulaşabilmişlerdir. Böylece deniz ticareti çok gelişen kent, çeşitli dönemlerde istilalara muruz kalmıştır. Bu sebeple de esas ana kent olan Myra’yı korumak amacıyla Andriake limanındaki nehir ağzına tehlike anında düşman gemilerinin girişini engellemek için kalın zincirler gerilmiştir. M.Ö. 42’de Romalı Lentulus’un bu zincirleri kırması sonucunda kent Romalıların eline geçmiştir. Myra, Pax Romana döneminde çeşitli yapılarla donatılarak en parlak düzey erişmiştir. M.S. 2.yy’da ve Bizans Döneminde Metropollüğe yükselen kent önemli bir Hristiyanlık merkezi olmuş, 4.yy’da yaşayan St. St. Nicholaus isimli psikoposun çalışmalarıyla büyük bir üne kavuşmuştur. St. Nicholaus un burada ölmesi üzerine adına bir kilise inşa edilmiştir. 7. ve 9.yy’da Arap akınlarıyla hasara uğrayan kent, bir süre Arapların işgalinde kalmış, II.yy sonlarında yöreye gelen Türkler, Myra Antik Kentinin önündeki düz ovaya yerleşerek, bugünkü Demre ilçesini kurmuşlardır. Bugün Demre narenciye ve seracılık merkezidir. Antik kentin kalıntıları ilçenin Kocademre adı verilen 1 km kuzeyindeki bölgededir. Kalıntıların bulunduğu alanda ilk dikkati çeken tiyatrodur. Daha önce varolan küçük tiyatronun kalıntıları üzerine M.S.2.yy’da tekrar yapıldığı anlaşılan 110 m çapında Tiyatro, Roma dönemi mimari özellikleri taşımaktadır. Tiyatronun önünde, Demre çayının kenarında dor nizamı sütunlarla çevrili olan büyük bir Agora’nın bulunduğu sanılmaktadır. Tiyatro meydanı olarak da kullanıldığı sanılan Agora meydanı bugün tamamen alüvyonların altındadır. Tiyatro sıraları akropol tepesinin yamacına yapılmış olup, sahne binasına eş yükseklikte içinde taş merdivenlerin yükseldiği iki adet vomitoren seyirci giriş yerleri görülür. Buralardan tiyatroya giren seyirciler diazomaya gelmekte, diazomadan tekrar dikey taş merdivenlerle aşağıdaki ve yukarıdaki cavealarla ulaşmaktaydılar. Cavealar 3 m genişliğindeki bir diazoma ile ikiye bölünmüş olup alt tarafta 29, üst tarafta ise 9 sıra halindedirler. Diazomanın tam ortasında apsise denk gelen noktadaki duvarda Şans Tanrıçası Fortuna’nın bir rölyefi bulunmaktadır. Bu rölyeften çizilecek olan bir apsis tam orchestranın orta noktasına gelmektedir. Orchestra ile cavealar arasına Geç Roma döneminde 2 m yüksekliğinde taş bir koruma duvarının yapılmış olması, Tiyatro’nun bu dönemde gladyatör ve vahşi hayvan mücadeleleri için bir Arena olarak da kullanıldığını göstermektedir. Sahne binasının iki katlı olduğu ve ön yüzünün 1. katının iyon nizamı sütunların arasında kemerli nişlerin zengin bitki rölyefleriyle bezenmiş mermer tabakalarla kaplı olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca sahne binasının podyumunun alt kısmı tiyatro maskeleri rölyefler ve çeşitli bitkilerle süslü frizlerle süslenmiştir. Tiyatro girişinde, M.S. 141’de büyük deprem neticesinde yıkılan tiyatronun Rodiapolisli Opramoas tarafından finanse edilerek yeniden inşa edildiğini anlatan bir yazıt bulunmaktadır. Tiyatronun güney girişinde yerde bulunan bir yazıtta ise kentin ithalat ve ihracat şartlarını anlatan bir obelisk yer almaktadır. Tiyatronun hemen kuzeyinde yer alan akropol surlarının temelinin çok eski zamanlara dayanmasına rağmen, üst tarafının M.Ö. 6.’yy’da tekrar inşa edildiği anlaşılmaktadır. Polygonal sistemle kesme taşlardan yapılmış olan surların batı yakasında 4 m genişliğinde 9 m yüksekliğinde eski şehir kapısı görülmektedir. Kapının her iki yanında kuleler inşa edilmiştir. Akropolün doğu yamacında ise 20 km uzunluğunda aquadukt kalıntıları görülür. Bu aquaduktun kuzeyindeki yaylalardan yer yer kayalar oyularak inşa edilmiş olan su kanalları bağlantılarıyla kente taze su getirdikleri anlaşılmaktadır. Myra antik kent çevresi antik dönemde liman bağlantısı Andriake’ye kadar çeşitli noktalardan ve Demre çayı boyunca çok sayıda sularla korunmuş ve belirli noktalarla koruma ve gözetleme kuleleri inşa edilerek, nehir ticareti koruma altına alınmak istenmiştir. Antik Myra kentinin bugün görünen en önemli kalıntıları dünyada eşi bulunmayan Likya tipi Kaya mezarlarıyla dolu Nekropol’dür Likyalılar, insanların öldükten sonra ruhlarını uçan bir melek tarafından alınarak sorgulanmak üzere önce göklere daha sonra da yeraltına Hades isimli cehenneme getirileceğine inandıkları için ölülerini hep yüksek kaya podyum üzerlerine konulmuş olan sarkopaglara veya dağların yüksek noktalarında kaya yüzeylerine oyulmuş olan kaya mezarlarına koymuşlardır. Myra’da da görülen bu kaya mezarlar, doğu yönünde dik bir yamaca yapılmışlardır. Ön cepheleri bir ev şeklinde inşa edilmiş olan bu mezar odaları bir veya birkaç odalı olmakta ve ölüler oda içerisinde yine kayadan oyma bir podyum üzerine sevdiği eşyaları, takıları, elbiseleri ve yiyecekleri ile birlikte konulmaktaydılar. Kaya mezarının tek bir girişi bulunmakta ve bu giriş de büyük bir taş ile kapatılmaktaydı. Kaya mezarları yüzeyinde ölenin sağlığındaki mesleği ile ilgili rölyefler bulunmaktadır. Mezarlardaki yazıtların hepsi Likya dilinde yazılmış olup, mezar araları taş merdivenlerle birbirine bağlanmıştır. En yukarıda bulunan ve cephesi sütunlu bir tapınak şeklinde oyulmuş bir Kayamezarı, rölyefleri bakımından dikkati çeker. Burada ölenin aile bireyleri, karısı ve çocukları dönemin kıyafetleriyle ve kendisi de savaşçı elbiseleriyle stilize edilmektedir. Kişinin yaşamından çeşitli enstanteneler anlatılmaktadır. Batı yönünde bulunan üzerinde iki savaşçı rölyefinin işlenmiş olduğu bir kaya mezarına gelinir. Burada arkadaki savaşçının sağ elindeki bir kalkanla önündeki bir askeri kovalaması enstantenesi yer almaktadır. Tiyatronun doğusunda üç kemerli yüksek odalı 36 m genişliğinde ve girişte büyük bir kemerli kapıya sahip tuğladan inşa edilmiş üç bölümden oluşan Hamam kalıntısı görülmektedir. Kalıntıların bulunduğu yörede otantik yöre hediyelik eşyalarını satan dükkanlar, kafeteryalar ve restoranlar bulunmaktadır. ST. NICHOLAUS – NOEL BABA, M.S. 300 yıllarda Patara’da doğan St. Nicholaus, Myra şehrinde psikoposluk yapmış ve burada ölmüştür. Yaşadığı dönemde çeşitli mucizeler yarattığına inanılan St. Nicholous’un denizcilerin, tüccarların, fakirlerin, düşkünlerin ve en önemlisi çocukların en büyük koruyucusu ve kollayıcısı olduğu kabul edilmiştir. Bugün bile her yılbaşında tüm Hristiyanlık dünyasınca çocuklara hediyeler getirdiğine inanılmaktadır. Batı dünyasında o ülkenin coğrafi yapı özelliklerine göre benimsenen Noel Baba, Skandinav ülkelerinden Ren Geyiklerinin çektiği bir kızakla çocuklara hediye getirirken, Akdeniz ülkelerinde ise kırmızı kurdelalı elbisesi ile kapıdan ve bacadan girerek hediye getirir şekillerde tasvir edilmektedir. Aslında, 25 Aralıkta yapılagelen bu Noel kutlamalarının kökeni çok eksik zamanlara ait olup “Görülmeyen Güneş’in /Amon-Ra’nın Doğuşunu kutlayan bir putperest bayramı olduğunu belirtmeliyiz. Nitekim, Latince “Natalis İnvecni Soli” adı altında kış başlangıcı ayinleri M.S. 3.yy’la kadar bu nitelikte sürmüş ve bu çağdan sonra Hıristiyan dinine mal edilmiştir. Özünde hümanist bir piskopos olan ve insan sevgisini ön plana çıkaran bir yaşam biçimini benimsediği anlaşılan St. Nicholaus zengin bir ailenin çocuğu olarak Patarada doğmuştur. Annesi ve babası kentin en zengin ve en kuvvetli dini inanca sahip bir aile idi. Bebekken küvette yıkandığında dik olarak duran St. Nicholaus , annesinin sütünü sadece Çarşamba ve Cuma günleri emmiştir. Gençliğinde arkadaşları gibi sokakta aynamak yerine düzenli olarak kiliseye gitmiş ve kutsal yazıyı öğrenmiştir. Daha sonra ise Xanthos’daki manastırda teoloji öğrenimi görmüştür. Annesi ve babasının ölümünden sonra tanrı adına insanlara ne gibi iyilikler yapacağını düşünerek hayatını bu yola adamıştır. Bir gün Myra’da komşusunun evinin önünden geçerken duydukları kendisini etkilemiş ve ilk iyiliğini dini bütün yoksul aileye yapmıştır. Anlatılanlara göre, ailenin üç kızı çeyizsiz evlenemeyeceği için yoksul baba çaresiz bir durumdadır. Bu durumun kendi günahından kaynaklandığını düşünen ve gece gündüz Tanrı’ya dua eden babaya, kızlarından herbiri kendisini esir pazarında satıp, diğer kardeşlerine bu yolla çeyiz parası temin etmeyi öneriyordu. Bu tartışmayı duyan St. Nicholaus pencereden bir kese altın atmış ve böylece yoksul aileye yardım etmiştir. Ertesi akşam yine pencereden ikinci bir kese altını daha atan St. Nicholaus arkasından koşarak kendisini gören ve hemen ayaklarına kapanan yoksul komşusuna bundan kimseye bahsetmemesini istemiştir. Bu arada Myra’daki kilisede piskoposluk seçiminde, fazla aday olduğu için bir karar verilememektedir. Kilise heyetinin en yaşlı temsilcisi bir gece gaipten bir ses duymuş ve bu ses, kendisine sabahki ayine kilise kapısından girecek ilk kişinin adının St. Nicholaus olduğunu ve bu kişinin piskoposluk makamına getirilmesi gerektiğini söylemiştir. Nitekim sabahki ayine ilk St. Nicholaus gelmiş ve piskoposluk koltuğuna oturmuştur. Piskoposluğu sırasında insanlar arasında bir ayrım gözetmemiş ve herkese eşit davranmıştır. Tavsiyeleri ikna edici, çabuk ve yumuşak bir ses tonuyla söylemiş, hayatını gece gündüz ibadetle geçirmiş ve kadın topluluklarından uzak durmuştur. M.S. 325’deki İznik Konsülüne Myra piskoposu olarak katılan St. Nichalous kendisini hiç görmemiş fakat ününü duymuş denizcilerin fırtınaya yakalanması ve batma tehlikesi geçirmesi esnasında St.Nicholaus ’tan ağlayıp dua ederek yardım istemişlerdir. Bunun üzerine orada St. Nicholaus’un hayaleti belirmiş ve denizcilere “bakın ben buradayım, beni çağırdınız size yardım edeceğim” deyip, fırtınayı durdurmuştur. St. Nicholaus, kırılan gemi direği ve yırtılan yelkenin tamir etmiş ve denizciler Tanrıya dua ederek kurtularak Myra’da karaya çıkmışlardır. Hemen Kiliseye gidip St. Nicholaus ’un elini öpmek isteyen denizcilere St. Nicholaus “ben size yardım etmedim, bu olay sizin Tanrı’ya olan inancınızdan kaynaklanmış, sizlere Tanrı’nın bir bağışıdır” demiştir. Bir gün Myra’da büyük bir kıtlık ortaya çıkınca, halk kırılmak üzere iken Myra limanına uğrayıp, İskenderiye’ye giden bir gemide ambarların ağzına kadar buğday dolu olduğu duyulmuştur. Bunun üzerine gemicilerden kent halkı için buğday isteyen St. Nicholaus buğdayların imparatora ait olduğunu ve verme yetkilerinin olmadığını söyleyen denizcilere, korkmalarına gerek olmadığını, onlar için duacı olacağını söylemiştir. Bunun üzerine buğdayları alıp kıtlık çeken halka dağıtmış ve bunlar kent halkına iki sene yetmiştir. Bu arada Myra’dan ayrılarak İskenderiye’ye varan geminin ambarları açıldığında buğdayın eksik olmadığı, tıka basa dolu olduğu görülmüştür. Bu ve buna benzer efsaneler ve mucizeler nedeniyle St. Nicholaus ’un ünü tüm dünyaya yayılmış ve kendisi sevgi ve iyiliğin babası olarak kalplere yerleşmiştir. Avrupa’da bazı kentlerin koruyucusu olarak en yüksek azizlik mertebesine ulaşmıştır. Bugün her yıl Myra’daki St. Nicholaus törenleri 6 Aralık günü kutlanmaktadır. 1955 yılında Türkiye’de adına posta pulu çıkartılan Noel Baba için 1981 yılından itibaren ise Turizm Bakanlığı tarafından uluslar arası bir sempozyum yapılmaktadır. Doğu ve batı dünyası arasında hümanist nitelikli bir köprü kurulmasını sağlayan bu kutlamaların dünya barışına katkıda bulunacağına inanılmaktadır. Bu nedenle 1993 yılında Demre’de bir barış parkı inşa edilmiştir. St. Nicholaus Kilisesi Anadolunun Ana Tanrıçası Kyble’nin ardılı Artemis Elothea adına yapıldığı sanılan Tapınağın, M.S. 2.yy’da yaşanan büyük depremle yok olmasından sonra, tapınağın kalıntıları üzerine Bizans döneminde bir Ortodaks Kilisesinin yapıldığı sanılmaktadır. M.S.343’de 6 Aralık günü ölen St. Nicholaus ’un, Roma döneminden kalan bir mermer lahit içine konarak kilisenin güney yönündeki orta apsisin içine yerleştirildiği bilinmektedir. M.S. 7 ve 9.yy’lar arası tüm Güney Akdeniz’i kapsayan Arap akın ve yağmalarına bu kilise de maruz kalmış ve yıkılmıştır. Bizansın karışıklıklar içerisindeki Anadoluda, son dönemlerinde 1087 yılında yöreye gelen Bari’li İtalyan tacirler lahiti kırarak St. Nicholaus ’un kemiklerini çalıp İtalya’ya kaçırmışlardır. Fakat aceleyle yapılan bu hırsızlıkta utulan azizin birkaç parça kemiği bugün Antalya Müzesinde sergilenmektedir. Sonraki yıllarda Rus Çariçesi, Kilisenin bulunduğu araziyi satın almış ve daha sonraları kilise ve kubbeli çatısı yine Ruslar tarafından tamir ettirilmiştir. Güney yönündeki orta apsisin içinde yer alan ve çeşitli bitki rölyefleriyle ve ornamentlerle süslü, beyaz mermer bir sarkopag dikkati çeker ki, bunun Aziz St. Nicholaus ’a ait olduğu anlaşılmaktadır. Kilise esas olarak Ortodoks haçlı bazilika şeklinde inşa edilmiş olup, ortada kubbeli büyük bir ana bölüm, yanlarında iki yan salon, güneyde küçük dörtgen bir oda ile iki küçük odadan oluşmaktadır. Ana bölüm, üzeri yanlarda yarım kubbelerin desteklediği ortada büyük bir kubbe ile kapalı olup, dış taraftan polygonal sistemle yapılmış ve odasına düz kemerli pencere açılmıştır. İçinde kemerli bir dehliz üzerine 9 cavealı bir Synthranon inşa edilmiştir. Kemerli bir kapıdan yan odalara ve buradan da diğer yan bölümlere geçilmektedir. Bu yan odaların tabanları renkli mozaiklerle ve taşlarla döşenmiştir. Duvarlarda çeşitli dini olayların sembolize edildiği fresk kalıntıları görülür. Doğu tarafta ise iki küçük şapelin yarım daire şeklinde küçük apsisleri dikkati çeker. Bizans döneminde yapılmış olan ek odacıklar kuzey yönde bulunmakta olup, buraların çeşitli amaçlarla kullanıldığı sanılmaktadır. Odacıkların bitiminde bulunan ve yüksek duvarlarla çevrili bahçede çeşitli Bizans sütün başlıkları, mermer rölyef parçacıkları ve lahitler bulunmaktadır. Bahçenin köşesinde dörtgen şeklinde bir kurna dikkati çekmektedir ki, bunun kutsal su kurnası olduğu tahmin edilmektedir. Kilise uzun yıllar alüvyonlar altında kalmasına rağmen sıkça restore edilerek bugüne ulaşmıştır. Yöreye gelen Türkler, Kiliseye dokunmamışlar ve St. Nicholaus ’un kişiliğine saygı göstermişlerdir.
___________________________________________________________________________

ÇöL FıRtInAsI
Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için
suskunluğum aseletimdendir.her lafa vercek bi cevabım var.lakin bir lafa bakarım , lafmı diye...birde söyleyene bakarım adammı diye.
|